Bismillâhirrahmânirrahîm. Güvenim O'na'dır; O bana yeter, O kâfîdir. Hamd, el-Alîm, el-Kâhir, el-Hakîm olan Allah'a mahsustur. Kıdem O'nun için vâciptir; O'nun ulviyetinde yokluğun câiz görülmesi muhaldir. Salât, bâtılı yok eden, hakkı vâzıh delillerle ortaya koyan Peygamber (s.a.v.) üzerine olsun. Ve işte siz –Allah Azze ve Celle sizi rüşd eylesin– Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in akâid kâideleri hakkında delillerden bazı lem‘aların zikrini istidâ ettiniz. Ben de bu dileğinizi yerine getirme hususunda Allah teâlâya istihâre eyledim. Allah, kendisinden yardım istenendir; tevekkül O'na'dır.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيموَبِه ثقتي وَهُوَ حسبي وَكفىالْحَمد لله الْعَلِيم القاهر الْحَكِيم الَّذِي وَجب لَهُ الْقدَم واستحال فِي تعاليه تَجْوِيز الْعَدَم وَالصَّلَاة على النَّبِي مبيد الْبَاطِل وموضح الْحق بواضحات الدَّلَائِلهَذَا وَقد استدعيتم أرشدكم الله عز وجل ذكر لمع من الْأَدِلَّة فِي قَوَاعِد عقائد أهل السّنة وَالْجَمَاعَةفاستخرت الله تَعَالَى فِي إسعافكم بمناكم وَالله الْمُسْتَعَان وَعَلِيهِ التكلان
1 — Âlem ve Hudûsu: Âlemin Hudûsunda ve Sâni‘in Vücûdunda Asıl Olan) Allah sizi muvaffak kılsın; biliniz ki evvelâ, muvahhidlerin ıstılah hâline getirdikleri ibareleri takdim etmek lâzımdır. Zira onlar, bu suretle pek çok mânâyı vecîz lafızlarda cem‘ etmeyi gözetmişlerdir. Onların ‘âlem’ diye ıtlak ettikleri şeye gelince: Eğer ‘Âlem nedir ve niçin âlem diye isimlendirilmiştir?’ denilirse, deriz ki: Âlem, Selef-i ümmete göre Allah Teâlâ’dan başka her mevcûdun ifadesidir; Halef-i ümmete göre ise cevher ile arazların ifadesidir. ‘Âlem niçin âlem diye isimlendirilmiştir?’ ifadesine gelince: Âlem, ‘alem’ (nişan) ve ‘alâmet’ten müştaktır. Alamet/nişan (el-alem) ise, yalnızca ilim sahibinin [Sâni'in] varlığı üzerine dikilmiş bir emare olduğu için ‘alem’ diye adlandırılmıştır.
١ - الْعَالم وحدوثه الأَصْل فِي حُدُوث الْعَالم وَوُجُود الصَّانِع) اعلموا وفقكم الله أَن الأولى تَقْدِيم عِبَارَات اصْطلحَ الموحدون عَلَيْهَا ابْتِغَاء مِنْهُم لجمع الْمعَانِي الْكَثِيرَة فِي الْأَلْفَاظ الوجيزةفَمَا أَطْلقُوهُ الْعَالم فَإِن قيل مَا الْعَالم وَلم سمي الْعَالم عَالماقُلْنَا الْعَالم عِنْد سلف الْأمة عبارَة عَن كل مَوْجُود سوى الله تَعَالَىوَعند خلف الْأمة عبارَة عَن الْجَوْهَر والأعراضفَأَما قَوْله لم سمي الْعَالم عَالمافَأَما الْعَالم فمشتق من الْعلم والعلامةوَإِنَّمَا سمي الْعلم علما لِأَنَّهُ أَمارَة مَنْصُوبَة على وجود صَاحب الْعلم
Böylece âlem de cevherleri, arazları, parçaları ve cüzleriyle Rabb'in (Sübhânehû ve Teâlâ) varlığına delâlet eden apaçık bir delildir. Eğer denilirse ki: Cevherin haddi nedir, arazın hakikati nedir? Deriz ki: Cevher için muhtelif hadler zikredilmiştir; ancak biz bunlardan üçüyle iktifâ eder ve şöyle deriz: Cevher, mütehayyizdir (yer kaplayandır). Denilmiştir ki: Cevher, hacmi olan şeydir. Yine denilmiştir ki: Cevher, arazı kabul eden şeydir. Araza gelince: Denilmiştir ki o, cevherle kāim olandır; yine denilmiştir ki o, cevherlere ârız olandır — renkler, tatlar, kokular, ilimler, kudretler, hâdis iradeler, bunların zıtları ile hayat ve ölüm gibi. Ve denilmiştir ki: Araz, üzerinde bekânın muhâl olduğu şeydir. Sonra bil ki, mevcut kadîm ve hâdis olmak üzere kısımlara ayrılır. Kadîm, varlığının evveli olmayan mevcuttur. Hâdis ise varlığının evveli olan mevcuttur. Eğer denilirse ki: Âlemin hudûsünün delili nedir? Deriz ki: Bunun delili, âlemin ecrâmının ve ecsâmının hâdis arazlardan hâlî olmamasıdır. Hâdis olandan hâlî olmayan şey ise hâdistir.
فَكَذَلِك الْعَالم بجواهره وأعراضه وأجزائه وأبعاضه دلَالَة دَالَّة على وجود الرب سبحانه وتعالىفَإِن قيل مَا حد الْجَوْهَر وَمَا حَقِيقَة الْعرضقُلْنَا الْجَوْهَر قد ذكرت لَهُ حدودا شَتَّى غير أَنا نقتصر على ثَلَاثَة مِنْهَا فَنَقُول الْجَوْهَر المتحيزوَقيل الْجَوْهَر مَاله حجموَقيل الْجَوْهَر مَا يقبل الْعرضفَأَما الْعرض فقد قيل مَا يقوم بالجوهروَقيل مَا يطْرَأ على الْجَوَاهِر كالألوان والطعوم والروائح والعلوم وَالْقدر والإرادات الْحَادِثَة وأضدادها والحياة وَالْمَوْتوَقيل الْعرض مَا يَسْتَحِيل عَلَيْهِ الْبَقَاءثمَّ أعلم أَن الْمَوْجُود يَنْقَسِم إِلَى قديم وحادثفالقديم هُوَ الْمَوْجُود الَّذِي لَا أول لوُجُودهوالحادث هُوَ الْمَوْجُود الَّذِي لَهُ أولفَإِن قيل مَا الدَّلِيل على حُدُوث الْعَالمقُلْنَا الدَّلِيل عَلَيْهِ أَن أجرام الْعَالم وأجسامها لَا تَخْلُو عَن الْأَعْرَاض الْحَادِثَة وَمَا لَا يَخْلُو عَن الْحَادِث حَادث
Bu söze yöneltilen suâl dört vecihtendir: Birincisi: A'râzın sübûtunu teslim etmiyoruz. İkincisi: A'râzın sübûtunu teslim etsek dahi hudûsunu (sonradan oluştuğunu) teslim etmiyoruz. Üçüncüsü: Hudûsunu teslim etsek dahi cevherin bu hâdis a'râzdan hâlî kalmasının istihâlesini (imkânsızlığını) teslim etmiyoruz. Dördüncüsü: "Hâdis olandan hâlî olmayan şey hâdistir" sözünü niçin söyledin? Birinci suâle gelince — ki o, a'râzın sübûtunu inkârdır: A'râzın sübûtuna delil şudur: Âkıl, sâkin bir cevheri görüp sonra onu müteharrik gördüğünde, bu iki hâl arasındaki tefrika-i zarûriyyeyi (zorunlu farkı) idrak etmiş olur. Bu tefrika ise ya cevherin zatına râci olmaktan ya da cevhere zâid bir mânâya râci olmaktan hâlî değildir. Tefrikanın cevherin zatına râci olduğunu söylemek muhâldir; zira cevher iki hâlde de müttehiddir ve şey kendi nefsine muhâlefet etmez. O hâlde ihtilâf ancak iki zat arasında vuku bulur. Böylece tefrikanın cevhere zâid bir mânâya râci olduğu sâbit oldu ve açığa çıktı. İşte o, iddia ettiğimiz arazdır.
السُّؤَال على هَذَا الْكَلَام من أَرْبَعَة أوجهالأول لَا نسلم ثُبُوت الْأَعْرَاضوَلَئِن سلمنَا ثُبُوت الْأَعْرَاض فَلَا نسلم حدوثهاوَلَئِن سلمنَا حدوثها فَلَا نسلم اسْتِحَالَة خلو الْجَوْهَر عَن هَذِه الْأَعْرَاض الْحَادِثَةوَالرَّابِع لم قلت إِن مَا لَا يَخْلُو عَن الْحَادِث حَادثأما السُّؤَال الأول إِنْكَار ثُبُوت الْأَعْرَاضالدَّلِيل على ثُبُوت الْأَعْرَاض أَن الْعَاقِل إِذا رأى جوهرا سَاكِنا ثمَّ رَآهُ متحركا فقد أدْرك التَّفْرِقَة الضرورية ١١٨ وَبَين هَاتين الْحَالَتَيْنِوَتلك التَّفْرِقَة لَا تَخْلُوإِمَّا أَن ترجع إِلَى ذَات الْجَوْهَرأَو إِلَى معنى زَائِد على الْجَوْهَراسْتَحَالَ أَن يُقَال ترجع التَّفْرِقَة إِلَى ذَات الْجَوْهَر لِأَن الْجَوْهَر فِي الْحَالَتَيْنِ مُتحد وَالشَّيْء لَا يُخَالف نَفسه فَلَا يَقع الِافْتِرَاق إِلَّا بَين ذاتين فصح ووضح بذلك أَن التَّفْرِقَة رَاجِعَة إِلَى معنى زَائِد على الْجَوْهَر وَذَلِكَ هُوَ الْعرض الَّذِي ادعيناه
Ve ikinci suâl, arazların hudûsunu men‘ etmektir. Arazların hudûsuna delil ise şudur: Biz, birbirine zıt arazların kendi mahalleri üzerinde birbirini takip ettiğini görürüz. Bu itibarla bunlardan sonradan gelenin (târînin) hudûsunu mevcudiyeti cihetinden yakînen bilir, öncekinin (sâbıkın) hudûsunu da ademi cihetinden biliriz. Zira onlar kadîm olsalardı, yoklukları muhâl olurdu. Çünkü kıdem, adem ile mütenâfîdir; kendisine kıdem sâbit olan şey hakkında adem muhâldir.
Cevâhirin arazlardan hâlî kalmasının imkânsızlığına delil ise şudur: Cevâhir, ehyâzı (mekânları) işgal eden şeylerdir. Ehyâzı işgal eden cevâhir ise hiçbir hâlde ne müctemi‘ ne de müfterik olmaktan hâlî bulunmaz; bilakis onların müctemi‘ veya müfterik olmaktan hâlî kalmayacağı zarûreten bilinir. Bu da onların içtimâ ve iftirâktan hâlî kalmasının imkânsızlığını gerektirir.
Keza biz, akılların bedîhesiyle cisimlerin, hareket ve sükûn, mekânda kalma, mekândan zevâl ve intikâl ile muttasıf olmaktan hâlî kalmasının imkânsızlığını biliriz. Bütün bunlar, cevâhirin arazlardan hâlî kalmasının imkânsızlığını ortaya koyar.
وَالسُّؤَال الثَّانِي منع حُدُوث الْأَعْرَاضوَالدَّلِيل على حُدُوث الْأَعْرَاض أَنا نرى الْأَعْرَاض المتضادة تتعاقب على محالها فنستيقن حُدُوث الطَّارِئ مِنْهَا من حَيْثُ وجدت ونعلم حُدُوث السَّابِق مِنْهَا من حَيْثُ عدمتإِذْ لَو كَانَت قديمَة لاستحال عدمهَا لِأَن الْقدَم يُنَافِي الْعَدَم وَإِن مَا ثَبت لَهُ الْقدَم اسْتَحَالَ عَلَيْهِ الْعَدَموَالدَّلِيل على اسْتِحَالَة تعري الْجَوَاهِر عَن الْأَعْرَاضأَن الْجَوَاهِر شاغلة للأحياز والجواهر الشاغلة للأحياز غير مجتمعة وَلَا مفترقة بِحَال بل باضطرار يعلم أَنَّهَا لَا تَخْلُو عَن كَونهَا مجتمعة أَو مفترقةوَذَلِكَ يقْضِي باستحالة خلوها عَن الِاجْتِمَاع والافتراقوَكَذَلِكَ نعلم ببديهة الْعُقُول اسْتِحَالَة تعري الأجرام عَن الاتصاف بالتحرك والسكون واللبث فِي الْمحَال والزوال والانتقالوكل ذَلِك يُوضح اسْتِحَالَة تعري الْجَوَاهِر عَن الْأَعْرَاض
Sonradan olanlar (hâdisler) için bir başlangıcın bulunmayışının imkânsızlığına delil şudur: Hâdisin hakikati, onun bir başlangıcının bulunmasıdır. Her bir hâdisin hakikati bir başlangıcının olmasını gerektirdiğine göre, hâdislerin çokluğu onları bu hakikatten çıkarmaz; dolayısıyla bütünü için de bir başlangıç söz konusu olur. Bu, cevherin durumuna benzer; zira cevherin hakikati yer kaplayan (mütehayyiz) olmasıdır. Çokluk onu bu hakikatten çıkarmaz ve bütünü de yer kaplayan olur. Aynı şekilde burada da arazların varlığı, sonradan yaratılmış (hudûs) oldukları ve cevherlerin onlardan hâlî kalmasının imkânsızlığı sabit olduğunda, sonradan olanların bir başlangıcının bulunmadığını söyleyen dehrînin iddiası bâtıl olur. Bunun neticesinde, cevherlerin sonradan olan arazları önceleyemeyeceği; sonradan olanı öncelemeyen şeyin ise, herhangi bir nazar ve düşünceye ihtiyaç duyulmaksızın, zorunlu olarak (alel-iztirâr) sonradan olduğu ortaya çıkar.
وَالدَّلِيل على اسْتِحَالَة حوادث لَا أول لَهَاأَن حَقِيقَة الْحَادِث مَاله أولوَإِذن كَانَ حَقِيقَة كل حَادث أَن يكون لَهُ أول فَبَان كَثْرَة الْحَوَادِث لَا تخرج عَن حَقِيقَتهَا فَيكون للْكُلّ أولوَهَذَا كالجوهر فَإِن حَقِيقَة الْجَوْهَر كَونه متحيزا فبالكثرة لَا يخرج عَن حَقِيقَته وَيكون الْكل متحيزا فَكَذَلِك هَهُنَا إِذا ثبتَتْ الْأَعْرَاض وَثَبت حدوثها وَثَبت اسْتِحَالَة تعري الْجَوَاهِر عَنْهَا وَبَطل قَول الدهري بِأَن الْحَوَادِث لَا أول لَهَا فيترتب على ذَلِك أَن الْجَوَاهِر لَا تسبق الْأَعْرَاض الْحَادِثَة وَمَا لَا يسْبق الْحَادِث حَادث على الِاضْطِرَار من غير حَاجَة إِلَى نظر وافتكاروَالدَّلِيل على أَن الْعَالم لَهُ صانع
Âlemin bir Sâni'inin bulunduğuna delil ise şudur: Âlemin hadis olduğu, zikrettiğimiz delillerle sabit olmuştur. Hadis olanın varlığı caizdir; çünkü yokluğu yerine varlığının takdir edilmesi caiz olduğu gibi, varlığı yerine yokluğunun da takdir edilmesi caizdir. Böylece, mümkün varlık ile caiz yokluk arasından varlıkla tahsis edilmiş olduğundan, bir muhassısa muhtaç olur; o da Sâni‘ Teâlâ’dır. Âlemin muhassısının, Tabiatçıların (Naturalistlerin) benimsediği gibi tabiat olması imkânsız olduğu gibi, evâilin benimsediği gibi illet-i mûcibe olması da imkânsızdır. Zira o tabiat, ya kadîmdir ya da hâdistir. Eğer kadîm ise, eserlerinin de kadîm olması lâzım gelir. Çünkü tabiatı ispat edenlere göre onun ihtiyarı yoktur; engeller kalktığında eserlerini zorunlu kılar. Oysa âlemin hadis olduğu sabittir.
أَنه قد صَحَّ حُدُوث الْعَالم بِالدّلَالَةِ الَّتِي ذَكرنَاهَاوالحادث جَائِز الْوُجُود إِذا يجوز تَقْدِير وجوده بَدَلا عَن عَدمه وَيجوز تَقْدِير عَدمه بَدَلا عَن وجوده فَلَمَّا اخْتصَّ بالوجود الْمُمكن بَدَلا عَن الْعَدَم الْجَائِز افْتقر إِلَى مُخَصص وَهُوَ الصَّانِع تَعَالَىويستحيل أَن يكون مُخَصص الْعَالم طبيعة كَمَا صَار إِلَيْهِ الطائعيونويستحيل أَن يكون عِلّة مُوجبَة كَمَا صَار إِلَيْهِ الْأَوَائِل لِأَن تِلْكَ الطبيعة لَا تَخْلُو إِمَّا أَن تكون قديمَة أَو حَادِثَةفَإِن كَانَت قديمَة لزم قدم آثارها فَإِن الطبيعة عِنْد مثبتها لَا اخْتِيَار لَهَا وَهِي مُوجبَة آثارها عِنْد ارْتِفَاع الْمَوَانِع وَقد صَحَّ حدوثها
Şayet tabiat hâdis ise, başka bir tabiata muhtaç olur. Sonra o tabiat hakkındaki söz, o tabiat hakkındaki söz gibidir; bu tabiat hakkındaki söz gibidir. Bu söz, başlangıcı olmayan hâdiselerin ispatına sürüklenir. Hâlbuki bunun bâtıl olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece âlemi tahsis edenin, kudret ve ihtiyar ile vasıflanmış, muhtar bir Sâni‘ olduğu açığa çıkmıştır.
وَإِن كَانَت الطبيعة حَادِثَة افْتَقَرت إِلَى طبيعة أُخْرَى ثمَّ الْكَلَام فِي تِلْكَ الطبيعة كَالْكَلَامِ فِي تِلْكَ الطبيعة كَالْكَلَامِ فِي هَذِه الطبيعةوينساق هَذَا القَوْل إِلَى إِثْبَات حوادث لَا أول لَهَا وَقد تبين بطلَان ذَلِكفوضح بذلك أَن مُخَصص الْعَالم صانع مُخْتَار مَوْصُوف بالاقتدار وَالِاخْتِيَار
2 - Allah ve Sıfatları
11 - ظ
Fasıl: Âlemin Sâni'i ezelî vücutludur, zatı kadîmdir; varlığının bir başlangıcı, sübutunun da bir bidayeti yoktur.
Bunun delili şudur: O teâlâ eğer hâdis olsaydı, havâdisle birlikte bir muhdise muhtaç olmakta ortak olurdu. Sonra onun muhdisi hakkındaki kelâm, onun hakkındaki kelâmın yerine geçer; böylece söz teselsül eder ve bu durum, evveli olmayan havâdisin ispatına götürür. Hâlbuki bunun bâtıl olduğu daha önce geçmiştir.
٢ - الله وَصِفَاته ١١ - ظ فصل صانع الْعَالم أزلي الْوُجُود قديم الذَّات لَا مفتتح لوُجُوده وَلَا مُبْتَدأ لثُبُوتهوَالدَّلِيل عَلَيْهِ أَنه تَعَالَى لَو كَانَ حَادِثا لشارك الْحَوَادِث فِي الافتقار إِلَى مُحدثثمَّ الْكَلَام فِي محدثه ينزل منزلَة الْكَلَام فِيهِ ويتسلسل القَوْل وَيُؤَدِّي ذَلِك إِلَى إِثْبَات حوادث لَا أول لَهَاوَقد سبق بطلَان ذَلِك
Fasıl: Âlemin Sâni‘i diridir, bütün ma‘lûmâtı bilir, bütün makdûrâta kādirdir. Zira biz akılların bedâhetiyle, kendisinden âciz olan birinden fiillerin sudûrunun muhâl olduğunu biliriz. Aynı şekilde her akıl sâhibi, en güzel tertip, nizam, itkān ve ihkâm üzere vukū‘a gelen muhkem ve mükemmel fiillerin, onları bilen bir kimseden başkasından sâdır olmayacağına yakīnen inanır. Her kim, muntazam bir yazının bilinen bir tertip üzere hattı bilmeyen birinden sâdır olabileceğini câiz görürse, aklın dışına çıkmış ve cehâlet ile gavâyet çölünde kaybolmuştur. Sâni‘-i âlemin âlim ve kādir olduğu sâbit olunca, O’nun hay olduğu da bil-ıztırâr bilinir; çünkü ölü veya câmid bir varlığın ilim ve kudretle muttasıf olması muhâldir. Bunu câiz görmek ise mürâğame ve inattan ibarettir.
فصل صانع الْعَالم حَيّ عَالم بِجَمِيعِ المعلومات قَادر على جَمِيع المقدوراتفَإنَّا ببداهة الْعُقُول تعلم اسْتِحَالَة صُدُور الْأَفْعَال من الْعَاجِز عَنْهَاوَكَذَلِكَ يستيقن كل لَبِيب أَن الْأَفْعَال المحكمة المتقنة الْوَاقِعَة على أحسن تَرْتِيب ونظام وإتقان وإحكام لَا تصدر إِلَّا من عَالم بهَاوَمن جوز صُدُور خطّ منظوم على تَرْتِيب مَعْلُوم من غير عَالم بالخط كَانَ من الْمَعْقُول خَارِجا وَفِي تيه الْجَهْل والجاوَإِذا ثَبت كَون صانع الْعَالم عَالما قَادِرًا فبالاضطرار يعلم كَونه حَيا إِذْ يَسْتَحِيل أَن يَتَّصِف بِالْعلمِ وَالْقُدْرَة ميت أَو جماد وتجويز ذَلِك مراغمة وعناد
Fasıl: Âlemin Sâni‘i olan Allah, ehl-i hak katında hakikaten mürîddir. el-Ka‘bî ise O'nun hakikaten mürîd olduğunu inkâr etmiş ve şunu iddia etmiştir: Eğer O, kendi fiillerine dair mürîd olmakla nitelendirilirse, bundan murat ancak onların yaratıcısı ve meydana getiricisi olduğudur; eğer kulların birtakım amellerine dair mürîd olmakla nitelendirilirse, bundan murat da ancak O'nun onları emretmiş olduğudur. Yine o, ilâhın hâdiselerin kendi vakitlerinde ve sıfatlarının hususiyetleri üzere vukuunu bilmesinin, iradenin onlara taallukundan müstağni kıldığını iddia etmiştir. Bu ise bâtıldır. Zira O'nun âlim olması, mürîd olmasından müstağni kılsaydı, âlim olması kâdir olmasından da müstağni kılardı; oysa durum böyle değildir. Ayrıca onlar, hâdis varlıkların fiillerinin kendi iradelerine muhtaç olduğu hususunda bize muvafakat etmişlerdir.
فصل صانع الْعَالم مُرِيد على الْحَقِيقَة عِنْد أهل الْحقوَأنكر الكعبي كَونه مرِيدا على الْحَقِيقَة وَزعم أَنه تَعَالَى لَو وصف بِكَوْنِهِ مرِيدا لأفعال نَفسه فَالْمُرَاد بذلك أَنه خَالِقهَا ومنشئها وَلَو وصف بِكَوْنِهِ مرِيدا لبَعض أَعمال الْعباد فَالْمُرَاد بذلك أَنه أَمر بهَاوَزعم أَن كَون الْإِلَه عَالما بِوُقُوع الْحَوَادِث فِي أَوْقَاتهَا على خَصَائِص صفاتها يُغني عَن تعلق الْإِرَادَة بهَاوَهَذَا بَاطِل إِذْ لَو أغْنى كَونه عَالما عَن كَونه مرِيدا لأغنى كَونه عَالما عَن كَونه قَادِرًا وَلَيْسَ كَذَلِكوَأَيْضًا قد وافقونا على افتقار أَفعَال الْمُحدثين إِلَى إرادتهم
Basra Mu'tezilesi, Bârî Teâlâ'nın bir mahalle hulûl etmeksizin (mahaltsız) sabit olan hâdis bir irade ile mürîd olduğu görüşüne gitmiştir. Onların bu söylediği bâtıldır; zira hâdiseler ancak hudûsları (sonradan meydana gelmeleri) sebebiyle bir iradeye muhtaç olurlar. Eğer irade de hâdis olsaydı, onun da hudûsu için başka bir iradeye ihtiyacı olurdu. Bu durum ise nihayetsiz iradelerin ispatına (teselsüle) götürür. Bu mezhepler bâtıl olunca, artık Hak Ehlinin benimsediği, Bârî Subhânehû ve Teâlâ'nın kadîm ve ezelî bir irade ile mürîd olduğu sıfatını kat'î olarak kabul etmekten başka yol kalmaz.
ذهب معتزلة الْبَصْرَة إِلَى أَن الْبَارِي تَعَالَى مُرِيد بِإِرَادَة حَادِثَة ثَابِتَة لَا فِي مَحلوَالَّذِي قَالُوهُ بَاطِل لِأَن الْحَوَادِث إِنَّمَا افْتَقَرت إِلَى إِرَادَة لحدوثهاوَلَو كَانَت الْإِرَادَة حَادِثَة لافتقرت أَيْضا إِلَى إِرَادَة أُخْرَى لحدوثهاثمَّ يُؤَدِّي إِثْبَات ذَلِك إِلَى إِثْبَات إرادات لَا نِهَايَة لَهَافَإِذا بطلت هَذِه الْمذَاهب لم يبْق بعد ذَلِك إِلَّا الْقطع بِمَا صَار إِلَيْهِ أهل الْحق من وصف الْبَارِي سبحانه وتعالى بِكَوْنِهِ مرِيدا بِإِرَادَة قديمَة أزلية
Fasıl: Sâni‘-i âlem Semî‘, Basîr ve Mütekellimdir. Mademki O’nun hayy olduğu sâbit olmuştur; hayy olan, sem‘, basar ve kelâm sıfatlarıyla yahut bunların zıtlarıyla vasıflanmaktan hâlî olamaz. Bu sıfatların zıtları ise noksanlıklardır. Rabb Subhânehû ve Teâlâ ise noksanlık alametlerinden münezzehtir.
Fasıl: Rabb Subhânehû ve Teâlâ bâkîdir, vâcibü’l-vücûddur. Mademki O’nun kıdemi yukarıda takdim ettiğimiz delillerle sâbit olmuştur. Kadîm’in yokluğu ise akıl sahiplerinin ittifakıyla muhaldir. Bu da O’nun bâkî ve varlığının devamlı olduğunu açıkça ifade eder.
فصل صانع الْعَالم سميع وبصير مُتَكَلمإِذْ قد ثَبت كَونه حَيا والحي لَا يَخْلُو عَن الاتصاف بِالسَّمْعِ وَالْبَصَر وَالْكَلَام وأضدادهاوأضداد هَذِه الصِّفَات نقائصوالرب سبحانه وتعالى يتقدس عَن سمات النَّقْصفصل الرب سبحانه وتعالى بَاقٍ وَاجِب الْوُجُودإِذْ قد ثَبت بِمَا قدمْنَاهُ قدمهوَالْقَدِيم يَسْتَحِيل عَدمه بِاتِّفَاق من الْعُقَلَاء وَذَلِكَ يُصَرح بِكَوْنِهِ بَاقِيا ١١٩ ومستمر الْوُجُود
Fasıl: Âlemin Sâni’i, ehl-i hak katında birdir. Hakiki vâhid, bölünmeyen şeydir. İlâhın vahdâniyetine delil ise şudur: Eğer biz iki ilâh takdir etsek, iki zıt araz da farz etsek; birinin iradesini iki zıttan birine, diğerinin iradesini de ötekine yöneltmiş olsak, bu durum üç şıktan hâlî olmaz: Ya ikisinin de iradesi infaz olunur; ya ikisinin de iradesi infaz olunmaz; ya da birinin iradesi diğerininki olmaksızın infaz olunur. İkisinin birden infaz olunması muhâldir; zira iki zıddın (bir arada) içtimâı muhâldir. İkisinin de infaz olunmaması da, iki ilâhın temânu’u (birbirine mâni olması) ve mahallin her iki zıttan da hâlî kalması sebebiyle muhâldir.
فصل صانع الْعَالم وَاحِد عِنْد أهل الْحقوَالْوَاحد الْحَقِيقِيّ هُوَ الشَّيْء الَّذِي لَا يَنْقَسِموَالدَّلِيل على وحدانية الْإِلَه أَنا لَو قَدرنَا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ وفرضنا عرضين ضدين وقدرنا إِرَادَة أَحدهمَا لأحد الضدين وَإِرَادَة الثَّانِي للثَّانِي فَلَا يَخْلُو من أُمُور ثَلَاثَة إِمَّا أَن تنفذ إرادتهماأَو لَا تنفذ إرادتهما أَو تنفذ إِرَادَة أَحدهمَا دون الآخرواستحال أَن تنفذ إرادتهما لِاسْتِحَالَة اجْتِمَاع الضدين واستحال أَيْضا أَلا تنفذ إرادتهما لتمانع الإلهين وخلو الْمحل عَن كلا الضدين
Madem ki bu iki kısım bâtıl olmuştur, üçüncüsü taayyün eder. O da, birinin iradesinin diğerine rağmen infaz edilmesidir. İradesi infaz edilmeyen ise mağlup, kahrolmuş ve icbar edilmiş olandır. İradesi infaz edilen ise dilediğini tahsil etmeye kādir olan İlâh'tır. Eğer denilirse: 'Niçin iki tanrının ebediyen ittifak etmeleri ve asla ihtilâf etmemeleri câiz olmasın?' Deriz ki: Onların irade hususunda ihtilâf etmelerini câiz görmemek muhâldir. Zira birinin varlığı ve sıfatlarının varlığının, diğerinin —tek başına takdir edildiğinde irade etmesi sahih olan şeyi— irade etmesine mâni olması muhâldir. Âciz olan ise rubûbiyet mertebesinden aşağı düşmüştür. Bu, Allah Teâlâ'nın: 'Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, ikisi de fesada uğrardı' kavlinin mazmunudur. Yani her ikisi de kemâle kādir olarak takdir edildiğinde hükümleri birbiriyle tenakuz ederdi.
فَإِذا بَطل القسمان تعين الثَّالِثوَهُوَ أَن تنفذ إِرَادَة أَحدهمَا دون الآخرفَالَّذِي لَا تنفذ إِرَادَته فَهُوَ المغلوب المقهور المستكرهوَالَّذِي نفذت إِرَادَته فَهُوَ الْإِلَه الْقَادِر على تَحْصِيل مَا يَشَاءفَإِن قيل لم لَا يجوز أَن يتوافقا أبدا وَلَا يختلفا قطّقُلْنَا إِن لم نجوز اخْتِلَافهمَا فِي الْإِرَادَة كَانَ محالاإِذْ وجود أَحدهمَا وَوُجُود صِفَاته يَسْتَحِيل أَن يمْنَع الثَّانِي من أَن يُرِيد مَا يَصح إِرَادَته عِنْد تَقْدِير الِانْفِرَاد وَالْعَاجِز منحط عَن رُتْبَة الربوبية وَذَلِكَ مَضْمُون قَوْله تَعَالَى {لَو كَانَ فيهمَا آلِهَة إِلَّا الله لفسدتا} أَي لتناقضت أحكامهما عِنْد تَقْدِير القادرين على الْكَمَالفصل الْقَدِيم الْبَارِي سبحانه وتعالى عَالم بِعلم قديم قَادر بقدرة قديمَة حَيّ بحياة قديمَة